31 Ağustos 2013 Cumartesi

Fakîre sorulan 20 suâl ve onlara verdiği cevaplardır...

TARAF gazetesi yeni çıktığında arada bir 20 SORU sorardı kendince mühimsediği kimselere; cevaplar da en arka sayfada yayınlanırdı... 
Bir gün, nedendir bilinmez, fakîre de sordular aynı 20 SORU'yu... 
İşte o suâller ve fakîrin verdiği cevaplar...
Neyse ki, yayımladılar! :))

* * *

1. En sevdiğiniz kelime nedir?
ALLAH

2.  Nefret ettiğiniz kelime nedir?
Aslı dururken yerine sonradan uydurulmuş bilumum kelimeler: “hayat” yerine “yaşam” gibi...

3.  Ne sizi heyecanlandırır?
Mubârek Kur’ân ile hemhâl olmak

4.  Heyecanınızı ne öldürür?
Fikr-i sâbit sahibi biriyle konuşmak zorunda kalmak...

5. En sevdiğiniz ses nedir?
Mekke’de sabah ezânı

6. Nefret ettiğiniz ses nedir?
Bazı kumaşlara ya da zeminlere sürtülen tırnağın çıkarttığı gıcırtılı ses

7. Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?
Âlemlerin Rabbi Yüce ALLAH’ın, celle şanuhu, emirlerine aykırı olmayan her mesleği yapabilirim diye düşünüyorum...

8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz?
Hâlimden memnûnum, ELHAMDULİLLAH

9. Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?
Hâlimden memnûnum, ELHAMDULİLLAH

10. Nerede yaşamak isterdiniz?
Mekke’de, tüm sevdiklerimle birlikte...

11. En önemli kusurunuz nedir?
Zaptetmekte çok zorlandığım öfkem

12. Size en fazla keyif veren kötü huyunuz hangisi?
Kötü huyun keyif vereni olmaz! Kötü huyundan dolayı utanmak ve ondan bir an evvel kurtulmak için çaba göstermek yerine ondan keyif alan birini düşünmek bile istemem!

13. Kahramanınız kim?
Hz. Ömer (RA)

14. En çok kullandığınız küfür nedir?
“Şerefsiz!”

15. Şu anki ruh haliniz nasıl?
Dingin ama heyecanlı!

16.  Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?
Hayat kavrayışımı mubârek el-Asr Sûresi inşâ etmiştir.

17. Mutluluk rüyanız nedir?
Mubârek Kur’ân’ın aydınlığında inşa olmuş İslâm medeniyetinin hâkim olduğu bir dünya!

18. Sizce mutsuzluğun tanımı nedir?
Mubârek Kur’ân’ın aydınlığıyla aydınlanmamış olmak

19. Nasıl ölmek istersiniz?
Mü’min bir Musliman olarak, İNŞAALLAH!

20. Öldüğünüzde cennete giderseniz Tanrı'nın size kapıda ne söylemesini istersiniz?
Mü’min/Mü’mine bir Musliman için bu suâl abestir; Âlemlerin Rabbi Yüce ALLAH, celle şânuhu, Cennet’in kapıcısı ya da teşrifatçısı değildir.
Mubârek Kur’ân’ın mubârek ez-Zumer Sûresi’nin 73. âyet-i kerîmesinde dile gelen Hakîkat,  Mü’min bir Musliman olarak bana yeter de artar bile!

39 ez-Zumer 73 
Sevk edilir onlar ki, Rabblerine karşı sorumluluk bilinci taşımış ve bu bilinci taşımanın gereklerini yerine getirme, dolayısıyla da yaradılış amaçlarına zarar verebilecek her türlü tehlikeden kendilerini titizlikle koruma gayreti içinde olmuşlardır, Cennet’e zümreler/az sayıda kişiden meydâna gelen topluluklar hâlinde... Nihâyet oraya vardıkları zaman andolsun ki, açılır Cennet’in kapıları ve/andolsun, der ki onlara muhafızları onun: “Selâmun aleykum - selâm üzerinize olsun! Temize çıktınız! Artık girin ona, bulunduğunuz hâl üzere sâbit kalarak varlığınızı sürdürün!” 



30 Ağustos 2013 Cuma

Hiç olmazsa açık sözlüler!


İbret-i Âlem!




29 Ağustos 2013 Perşembe

Merhûm üstâd Muhammed Esed diyor ki:



"Müslümanlar değildi İslâm’ı yücelten, büyük kılan; tersine, İslâm’dı Müslümanları yücelten! 
Ama ne zaman ki İslâm onlar için bilinçle izlenen bir hayat programı olmaktan çıkıp da bir alışkanlık haline geldi - işte o zaman medeniyetlerinin temelinde yatan yaratıcı dinamizm de yok olup, yerini uyuşukluğa, kısırlığa ve kültürel yozlaşmaya bıraktı."

- MUHAMMED ESED (1900-1992) -

Merhûm üstâd Muhammed Esed'den, daha önce hiç yayımlanmamış çarpıcı bir tesbit!



Merhûm üstâd Muhammed Esed'in henüz hiçbir yerde yayımlanmamış olan THE HOMECOMING OF THE HEART ("Kalbin Vatanına Dönüşü" ya da "Kalbin Mezuniyet Şöleni" olarak terceme edilebilir!) adlı (MEKKE'YE GİDEN YOL'un devamıdır!) hâtırâtından bir bölüm arz ediyorum İngilizce orijinal metniyle birlikte: 

As the Allied troops were landing at Istanbul, he crossed over to Asia Minor to join Kemal Ataturk - then still known as Mustafa Kemal - who had just begun to organize the Turkish resistance in the interior of Anatolia. One should remember that, in the beginning, the heroic struggle of Kemal's Turkey stood in the sign of Islam, and that it was religious enthusiasm alone that gave the Turkish nation in those grim days the strength to fight against the overwhelming power of the Greeks, who were backed by all the resources of the Allies.

(...) [Seyyid Ahmed es-Senûsî] Müttefik orduları Istanbula girerken, Anadolu içlerinde Türk direniş hareketini örgütlemeye başlamış olan - o sırada daha Mustafa Kemal olarak bilinen - Kemal Atatürk’e katılmak üzere Anadoluya (Küçük Asyaya) geçti. Hatırlanmalıdır ki, başlangıçta, Kemal Atatürk’ün Türkiyesinin kahraman mücadelesi, İslâm bayrağı altındaydı ve Türk halkına o çetin günlerde, müttefiklerin bütün kaynaklarınca desteklenen Yunanlıların baskın kuvvetlerine karşı savaşma gücünü veren yalnızca dinî şevkti.

Placing his great spiritual and moral authority in the service of the Turkish cause, Sayyid Ahmad travelled tirelessly through the towns and villages of Anatolia, calling upon the people to sup-port the Ghazi, or 'Defender of the Faith', Mustafa Kemal. The Grand Sanusi's efforts and the lustre of his name contributed immeasurably to the success of the Kemalist movement among the simple peasants of Anatolia, to whom nationalist slogans meant nothing, but who for countless generations had deemed it a privilege to lay down their lives for Islam.

Büyük dînî ve mânevî yetkisini/gücünü Türk davasının hizmetine adayan Seyyid Ahmed, yorulmak nedir bilmeksizin Anadolunun şehirlerini ve köylerini gezerek halkı Gâzi, yani ‘Îmânın Savunucusu’ Mustafa Kemal’i desteklemeye davet etti. Büyük Senûsî’nin gayretleri ve parlak şöhretli adı, milliyetçi sloganların kendilerine hiçbirşey ifade etmeyen ama sayısız nesiller boyunca İslâm uğruna can vermeyi bir ayrıcalık addeden Anadolunun basit köylüleri arasında Kemalist hareketin başarıya ulaşmasına ölçülemeyecek kadar büyük katkılarda bulundu.

But here again the Grand Sanusi had committed an error of judgment-not with regard to the Turkish people, whose religious fervour did lead them to victory against an enemy many limes stronger, but with regard to the intentions of their leader: for no sooner had the Ghazi attained to victory than it became obvious that his real aims differed widely from what his people had been led to expect. Instead of basing his social revolution on revived and reinvigorated Islam, Ataturk forsook the spiritual force of religion (which alone had brought him to victory) and made, quite unnecessarily, a rejection of all Islamic values the basis of his reforms. Unnecessarily even from Ataturk's view¬point: for he could easily have harnessed the tremendous religious enthusiasm of his people to a positive drive for progress without cutting them adrift from all that had shaped their culture and made them a great race.

Ama burada Büyük Senûsî yine bir değerlendirme hatası yapmıştı - ateşli imanlarının kendilerinden kat kat güçlü olan bir düşman karşısında zafere ulaştırdığı Türk halkı açısından değil, fakat önderlerinin amaçları açısından: çünkü Gâzi zaferi kazanır kazanmaz, onun gerçek hedeflerinin, halkının yönlendirildiği beklentilerden çok uzak ve farklı olduğu ortaya çıktı. Toplumsal devrimini yeniden diriltilmiş ve yeniden güç kazandırılmış bir İslâm’a dayandırmak yerine, Atatürk (kendisini zafere ulaştırmış tek şey olan) dînin mânevî gücünü terketti ve inkılâblarının [reformlarının] temelini, tamamen gereksiz bir şekilde, bütün İslâmi değerlerin reddi üzerine kurdu.  Bu tavır, Atatürk’ün bakış açısından bile tamamen gereksizdi: çünkü o halkının büyük dînî şevkini, onları medeniyetlerini şekillendiren ve onları büyük bir soy yapan herşeyden tamamen kopartarak uzaklaştırmak yerine, ilerleme için müsbet bir dürtü olarak kuşanmalarını sağlayabilirdi.

Merhûm üstâd Muhammed Esed'den, günümüze ışık tutan çok çarpıcı tesbitler...


Yıl 1926...
Merhûm üstâd Muhammed Esed henüz 26 yaşında ve henüz Leopold Weiss - henüz İslâm'la şereflenmemiş yani; henüz tam bir ateist.
İslâm'la şereflenmeden evvel, "Avrupalı bir gazeteci" olarak doğuya yaptığı son seyhatte Afganistan'ın Herat şehrine düşüyor yolu... Şehirlerini ziyâret eden bu ecnebî gazeteciyi Herat vâlisi ağırlıyor, onuruna bir akşam yemeği veriyor... Söz sözü tetikliyor, söz sözü açıyor ve aynı yıl, Avrupa'ya döndükten sonra İslâm'la şereflenip Muhammed Esed olacağını bilmeden/bilemeden alıyor genç Leopold Weiss sazı eline:

(...)

“Nasıl oldu da, siz Müslümanlar, kendinize duyduğunuz güveni kaybettiniz?
O güven ki, size, bir yüzyıl içinde inancınızı Atlantik sahillerinden Çin'in içlerine kadar yayma imkânını vermişti; ama şimdi, bu güveninizi kaybettiğiniz için, Batı'nın düşünce ve yaşama tarzına kolayca, direnmeden teslim ediyorsunuz kendinizi. Avrupa cehâlet ve barbarlığın karanlığında yüzerken, dünyaya bilim ve sanatın aydınlığını saçan dedelerin torunları olarak sizler, nasıl oluyor da, bütün aydınlık ve ilerici soluğuyla yeniden kendi inancınızı kuşanmak cesaretini bulamıyorsunuz içinizde? Ve...
Nasıl oluyor da, bir çok Müslüman ülke Batı'nın dümen suyunda seyreden bir takım küçük, Maskeli Kurtarıcılar, bir takım sahte kahramanlar, İslâmî değerleri toptan yok etmeye yeltendikleri halde, siz, kendi değerlerinden habersiz Müslüman halkların gözünde Müslüman Uyanışının Sembolleri haline geliyorlar?”

Hiç bir şey söylemiyordu evsahibim. Dışarda kar yağmaya başlamıştı. Deh-Zengi'ye gelirken yolda duyduğum hüzün ve mutluluk karışımı duygular uyanmaya başlamıştı yeniden. Geçip giden, ihtişam ve izzeti ve büyük bir medeniyetin bu son çocuklarını kuşatan utanç ve uyuşukluğu - ikisini birden hissedebiliyordum o an.

“Söyler misin bana, tüm açıklığı ye yalınlığıyla Peygamberinizin getirdiği o insanî çağrı, nasıl oldu da, kısır gay-guyların, kılı kırk yaran spekülasyonların arasında kaybolup gitti?
Peki, Peygamberiniz; 'Komşusu açken tok yatan bizden değildir.' dediği halde, prensleriniz, büyük mülk ve toprak sahipleriniz lüks ve israf içinde yaşarken, çoğunluğu oluşturan öteki Müslüman kardeşlerinizin ağızsız dilsiz bir yoksulluk ve sefalet içinde sürünmelerini nasıl açıklarsınız?
Peygamber ve arkadaşlarının kadınları, onların hayatında o kadar önemli bir rol oynamış oldukları halde, sizin, kadınlarınızı niçin hayatınızın kıyısına sürüp attığınızı bana açıklayabilir misiniz?
Ve yine Peygamberiniz; 'İlim talep etmek, kadın erkek, her Müslüman için en büyük ibadetlerden biridir’; ya da, 'Âlim kişinin, yalnızca zâhid olan kişiye üstünlüğü, ayın diğer bütün yıldızlara olan üstünlüğü gibidir.' dediği halde, siz, bugünün Müslümanları, çoğunuzun eğitimsiz kalmış olmanıza ve içinizde ancak çok az kimsenin okuma yazma biliyor olmasına ne dersiniz?”

(...)

[alıntı: MEKKE'YE GİDEN YOL/Istanbul, 1992/ s. 386]

* * * 
Merhûm üstâd Muhammed Esed'in ilk yayınlandığı zaman dünyada büyük yankılar uyandıran meşhûr "otobiyografisi" MEKKE'YE GİDEN YOL'u Türkçemize kazandırmış olan üstâd Câhit Koytak beyefendinin büyük bir maharetle gerçekleştirdiği çok ilginç ama bir o kadar da önemli bir -deyim yerindeyse ve muhterem Câhit Koytak ağabeyimizin affına sığınarak- "zorunlu terceme hilesi"ne dikkatinizi çekmek isterim: 
yazıda yer alan Maskeli Kurtarıcılar ifâdesi, eserin İngilizce orijinalinde, harfi harfine Mustafa Kemal'dir! Bu ustalıkla yapılmış "zorunlu terceme hilesi"ne başvurmamış olsaydı muhterem Câhit Koytak ağabeyimiz, MEKKE'YE GİDEN YOL memleketimizde basılamaz, yayımlanamaz, yayımlanmış olsa bile derhal toplatılır, yayımlayanın da, terceme edenin de başına nice çoraplar örülürdü!
Dikkatinizi çekmek istediğim bir başka husus da merhûm üstâd Muhammed Esed'in, henüz İslâm'la şereflenmemiş olduğu hâlde, "dürüst bir entelektüel" olarak yaptığı çarpıcı gözlem ve yorumdur!
ALLAH, celle şânuhu, rahmet eyleye...

Merhûm üstâd MUHAMMED ESED'den...

(...) Hz.Muhammed’in (s.a.v.) insanları tevhid inancına çağırıp, putlara tapmanın bağışlanmaz bir günah olduğunu duyurmaya başladığı zaman, Mekke’liler onun bildirisinde sadece geleneksel inançlara karşı girişilmiş çetin bir saldırı değil, mevcut toplumsal düzeni yerle bir edebilecek bir devrim soluğu da buldular. Onların gözünde ekonomik adalet, toplumsal eşitlik gibi konular dinin ilgi alanı dışında değerlendirilmesi gereken salt ‘dünyevî’ meselelerdi ve İslâm’ın bu meseleler çevresindeki devrimci tavrı hiç de katlanılır gibi değildi. İslâm’ın getirdiği yeni ve islah edici değerler, onların yerleşik ticarî teamülleriyle, kabilevî hiyerarşinin katı kurallarıyla, varlıklı sınıfın hayatına egemen ahlâkî başıboşlukla bağdaşmıyordu. Onların gözünde din daha çok kişisel bir meseleydi ve davranışlardan çok tutumlarla ilgiliydi.
Şüphesiz böyle bir anlayış, Peygamber’in dinden söz ederken kastettiği şeyin tam tersi oluyordu. Çünkü ona göre bütün uygulamaları ve kurumlarıyla birlikte topyekûn toplumsal hayat ancak din kavramı çerçevesinde anlamlı yapılara ulaştırılabilirdi; ve ona biri kalkıp da dinin kişisel bir vicdan meselesi olduğunu ve dolayısıyla toplumsal davranış örgüsüyle ilgisi bulunmadığını söyleseydi, muhakkak ki buna çok şaşırırdı. Mekke’li müşrikleri hoşnutsuz kılan, çileden çıkaran şey de mesajının bu yanıydı zaten. Toplumsal problemlere karşı kayıtsız kalsaydı, müşriklerin tepkisi o kadar şiddetli olmazdı herhalde… Şüphesiz, kendi dinsel görüşleriyle çatıştığı noktalarda İslâm’a karşı yine olumsuz bir tavır içinde olurlardı; ama bu karşı tavır, muhtemelen tebligatın ilk dönemlerinde gösterilen bir homurtudan ileri geçmezdi. Nitekim Mekke’li müşrikler İslâm’dan kısa bir süre önce bölgede görülen mevzii Hristiyan propagandasına karşı önce biraz homurdanmışlar, sonra peşini bırakmışlardı. Eğer Hz.Muhammed (s.a.v.) de Hristiyan rahiplerin izinden giderek insanları sadece Allah’a inanmaya, ebedî kurtuluş için O’na dua etmeye ve kişisel işlerinde ölçülü davranmaya çağırsaydı, elbette ki şimşekleri o kadar üzerine çekmezdi. Ama o hiç bir zaman Allah’ın hakkını Allah’a, kayzerin hakkını kayzere bırakan Hristiyani ikiyüzlülüğe tevessül edip, mesajını sadece iman, zühd ve kişisel ahlâkla sınırlandırmadı. Hem bunu nasıl yapardı ? Allah ona “Rabbimiz, bize bu dünyada da iyilik ver, öte dünyada da” diye dua etmesini buyurmuyor muydu ? Bu Kur’ânî cümlede “bu dünyadaki iyilik, öte dünyadaki iyilik”ten önce zikredilmiştir; bunun birinci sebebi, bu dünyada yaşanan hayatın ahiret hayatına takaddüm etmesi, onun tohumunu içinde taşıması; ikinci sebebi de, insanın, ruhun çağrısına kulak verrip de “ahiret iyiliği”ni aramadan önce fiziksel ve dünyevî ihtiyaçlarının doyumunu arayacak yapıda yaratılmış olmasıdır. Hz.Muhammed’in (s.a.v.) çağrısı fiziksel ihtiyaçları gözardı eden, dünyevî hayatı bir kenara iten salt mistik bir çağrı değildi. Ruhun ve bedenin aynı gerçekliğin, bir bütün olarak insan hayatının değişik, fakat birbirinden ayrılmaz yanları olduğunu vâzeden bir çağrıydı onunkisi. Böyle olduğu için de o, sadece bireylerdeki ahlâkî tutumun islâhı ve olgunlaştırılmasıyla yetinemezdi; bu ahlâkî olgunluğun, aynı olgunlukta belli bir toplumsal düzene ulaştıracak yönde biçimlenmesini amaçlıyordu o; öyle bir toplumsal düzen ki, içinde cemaatin her üyesi için fiziksel ve maddî planda âdil ve giderek yeterli yaşama koşulları sağlanmış ve böylece manevî yükselmenin önündeki engeller aşılmış olsun. 
[alıntı: MEKKE’YE GİDEN YOL / Istanbul 1992, s.377-378]

“HİLÂFET BÂBINDA”


Harfine-Satırına Dokunmadan 50 Kısım Tekmili Birden


1. İlgâ edilmeseydi hilâfet makamı, Mısır'da, Suriye'de, Irak'ta, Doğu Türkistan'da bu zulüm yaşanabilir miydi?
2. SIKAR mıydı bir Muslimânın canına kasdetmek!!! Biri dokunsun da bir Yahûdî'nin kılına, bak neler oluyor!
3. Babanın malı değil ki HİLÂFET MAKÂMI, canın isteyince, öyle uygun görünce şak diye ilgâ edesin hempâlarının desteğiyle!!!
4. Yetki aldın mı Muslimanlardan?
5. "Bu kurumun artık hiçbir işe yaramadığını düşünüyor ve onu artık kaldırmayı düşünüyoruz! Ne dersiniz?" diye istişâre ettin mi Muslimanlarla?
6. Ortaya bir gereçekler silsilesi koyup, kendince de olsa, ilgâ etme yetkisi istedin mi Ümmet-i Muhammed'den?
7. Bütün yetki ve imkânlar elindeyken, çok mu zor hattâ imkânsız mıydı, ıslâh etmek bu son derece önemli makâmın işleyişini?
8. İstişâre edecek ulemâ mı yoktu?
9. Şeklî bir "meclis oylaması" yeterli midir böyle bir makâmın âkıbetini tâyin etmek için?
10. Sonra kıvır da kıvır "Hilâfet, hükümet ve cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan, makâm-ı hilâfet mülgadır!" diye!
11. Kim görüyor bugün TBMM'yi, T.C. hükümetlerini, "cumhuriyet"i hilâfet makâmının devâmı olarak, aynı yetkide, İslâm âleminde?
12. Hilâfetin "hükümet ve cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğu" bir İslâm ülkesine benziyor mu ülkemiz?
13. "Hilâfet, hükümet ve cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğuna" göre, halîfe "Cumhurbaşkanı" ya da "Başbakan" mı oluyor?
14. "Cumhurbaşkanı" ya da "Başbakan"da hilâfet makâmını deruhte edebilecek evsaf aranıp, şart koşuldu mu hiç?
15. Bu ne menem bir "mündemiç hilâfet"tir ki, hiçbir yetkisi ve gücü yoktur!
16. Dâvet edebiliyor mu bir "Birleşik İslâm Silâhlı Kuvvetleri" kurmaya? Böylece askerî güçler dengesi içinde önemli bir ağırlık kazanmaya?
17. BM Barış Gücü, NATO Güçleri gibi ne idüğü belirsiz karikatürlerin şaklabanlıkları karşısında, onları hizaya getirebilecek bir güç var mı?
18. Suud hânedânına ve onların etrâfında kümelenmiş münâfık bedevîlere haddini bildirebiliyor mu bu "mündemiç hilâfet"?
19. EŞŞEK MİYİZ BİZ ULAN!
20. KİMİ KANDIRIYORSUNUZ, HİÇ UTANMADAN SIKILMADAN?
21. HARB YORGUNU VE DE YOKSULU, PESTİLİ ÇIKMIŞ/ÇIKARTILMIŞ BİR TOPLUMUN ENSESİNDE BOZA PİŞİRMEK KOLAY!
22. KAFANA GÖRE TAKILIP, GÖNLÜNCE AT KOŞTURMAK, ASMAK-KESMEK, ATMAK-TUTMAK KOLAY!
23. MENFAATPEREST ŞAKLABANLARI ARKANA ALIP, SUSTALI MAYMUN GİBİ OYNATIP AHKÂM KESMEK KOLAY!
24. İHYÂ EDİLSEYDİ HİLÂFET MAKÂMI, BOZULMUŞ, ÇÜRÜMÜŞ TARAFLARI VARSA DÜZELTİLSEYDİ MUBÂREK KUR'ÂN DOĞRULTUSUNDA...
25. ... KURULABİLİR MİYDİ, ÜSTELİK DE DEVLET ELİYLE, MUSLİMAN VERGİSİYLE HARAM ÜRETEN TESİSLER?
26. HALK DEVLET ELİYLE HARÂMA TEŞVİK EDİLEBİLİR MİYDİ? MEŞRÛ KILINABİLİR MİYDİ ALLAH'IN, CELLE ŞÂNUHU, HARÂM KILDIĞI?
27. SULTAN II.ABDULHAMÎD GİBİ DEV BİR DEVLET ADAMININ, EN ZOR ŞARTLAR ALTINDA BAŞLATIP, ISRARLA SÜRDÜRDÜĞÜ "İTTİHÂD-I İSLÂM" HAMLELERİ, NE OLDU?
28. BU DEV STRATEJİ DEVAM ETTİRİLİP, GÜÇLENDİRİLEMEZ MİYDİ? ETTİRİLMİŞ OLSAYDI BUGÜN BU ZULÜM YAŞANABİLİR MİYDİ?
29. ELİ-KOLU BAĞLI ÇÂRESİZ OLUR MUYDU İSLÂM ÂLEMİ? KÂFİRLERDEN HİMMET UMACAK KADAR ZELÎL HÂLE DÜŞER MİYDİ?
30. SIKAR MIYDI O ZAMAN KÂFİRLER VE FİRAVNLAR UMURSAMAZ BİR TAVIR SERGİLESİN?
31. SIKIYSA KALDIR BAKALIM BİR TAYYÂRE FİLOSU MISIR'DAKİ, SURİYE'DEKİ FİRAVUNLARIN ÜZERİNE! SIKIYSA HAREKETE GEÇİR DONANMANI!
32. ZAMAN DA YAYGARA KOPARTIRLARDI KÂFİRLER, FİRAVUN HEMPÂLARI AMA VERECEK KESİN VE AÇIK BİR CEVÂBIMIZ OLURDU:
33. "MUSLİMANLARIN CAN VE MAL EMNİYETİNİ KORUMAK HİLÂFET MAKÂMININ ASLÎ GÖREV VE SORUMLULUKLARINDANDIR! SİZE NE OLUYOR?"
34. HİLÂFET MAKÂMINI İLGA ETMEKLE İŞ, YANİ BU BAĞLAMDA "SIKINTI" BİTMİYOR Kİ, BAŞLIYOR!
35. İYİ-KÖTÜ BİR SÂHİBİ VARDI BU MAKÂMIN; ŞEKLEN DE OLSA!
36. ŞİMDİ, "İLGÂ EDİLDİKTEN" SONRA, KİM ÜSTLENECEK BU MAKÂMI?
37. HİLÂFET MAKÂMININ SORUMLULUĞUNU TAŞIYABİLECEK TECRÜBE VE BİLGİ BİRİKİMİNE, GÜÇ VE PRESTİJE SAHİP BİR İSLÂM ÜLKESİ VAR MI?
38. VARSA, SÖYLEYİN, HANGİSİ?
39. ALLAH, CELLE ŞÂNUHU, MUHÂFAZA BUYURSUN, KORKUNÇ BİR FİTNE ÇIKAR İSLÂM ÂLEMİNDE "HAYDİ HİLÂFET MAKÂMINI YENİDEN İHYÂ EDELİM!" DENSE!
40. BİRBİRİNE GİRER ORTALIK! MENFAATPEREST MÜNÂFIK GÜRÛHUNUN NELER YAPABİLECEKLERİNİ BİR DÜŞÜNÜN!!!
41. SAVAŞ ÇIKAR HİLÂFET MAKÂMINA TÂLİB OLANLAR ARASINDA! OLUK GİBİ MUSLİMAN KANI AKAR/AKITILIR MÜNÂFIK ELİYLE!
42. KÂFİRLER DE SEYREDERLER BU FÂCİÂYI OTURDUKLARI YERDEN KEYİFLE!
43. "BEN YAPTIM OLDU!" KAFASININ, İSLÂMÎ ÖLÇÜLER BAĞLAMINDA UFUKSUZLUĞUN, BASÎRETSİZLİĞİN,CÂHİLİYE CEHÂLETİNİN DOĞURDUĞU VAHİM SONUÇ BUDUR!
44. ASLA HAFİFSENEMEZ VE AFFEDİLEMEZ! ASLA HAFİFSENMEMELİ VE AFFEDİLMEMELİDİR!
45. BU BÖYLE BİLİNE!
46. KÜRT HALKINA KARŞI UYGULANMIŞ OLAN ZULMÜN MİMÂRI, AZGIN BİR IRKÇI OLAN ADÂLET BAKANI MAHMUT ESAT BOZKURT'TUR!
47. BUGÜN HÂLÂ ADINA ÖDÜL VERİLMEKTE, BİRİLERİ DE BU ÖDÜLÜ HİÇ UTANMADAN SIKILMADAN ALABİLMEKTEDİR!
48. BU AZGIN IRKÇIYI SUSTURAMADILAR MI? HADDİNİ BİLDİREMEDİLER Mİ? AZGINLIĞININ UZUN VÂDEDE YOL AÇACAĞI KORKUNÇ SONUCU GÖREMEDİLER Mİ?
49. YOKSA ONAYLAYIP BENİMSEDİLER Mİ SAPKIN IRKÇI YAKLAŞIMLARINI?
50. Daldan dala atlamak değil yaptığım; "KEYFÎ YÖNETİM"in yol açtığı basîretsizliğin korkunç sonuçlarının kapsamını göstermek!

VE’S-SELÂM!

* * *

[Murat Bardakçı beyefendinin "Son Halife’yi sefalete düşmekten bir Hind hükümdarı kurtarmıştı" adlı yazısından alıntı - HABERTURK GAZETESİ 25 Ağustos 2013 Pazar]
(...)
İşte, İslâm dünyasının sefalete düşmekten Hindistan'da hüküm süren Haydarabad hükümdarı Osman Han'ın sayesinde kurtulan son halifesi Abdülmecid Efendi'nin bazı özel yazışmaları ve hilâfet konusundaki Ankara'yı "lâdinî" olmakla suçlayan bildirileri...
(...)
Son Halife, sürgün sonrasındaki ilk siyasi temaslarını Türkiye'den sınırdışı edilmesinden sonra gittiği İsviçre'nin Territet kasabasında yapmış, Ankara'yı suçlayan bir bildiri yayınlamış, bir "Hilâfet Kongresi" toplanmasını istemiş ve bildirileri ile hilâfet konusundaki diğer yazışmalarını "Yeşil Kitap" adını verdiği bir risalede yayınlamıştı.

'LADİNÎ' CUMHURİYETİ
Abdülmecid Efendi'nin bugün temin edilmesi son derece zor olan risalesinde beş adet belge vardı: Ankara Meclisi tarafından halife seçilmesinden hemen sonra, 20 Kasım 1922 günü İslâm âlemine hitaben yayınladığı beyanname, hilâfetin kaldırılacağı hakkında söylentiler çıkması üzerine Meclis Başkanlığı'na gönderdiği 1 Mart 1924 tarihli telgraf, sürgüne gönderilmesinden sonra Territet'de 1924'ün 11 Mart günü neşrettiği bir diğer beyanname, yine Territet'den Ankara'ya, Meclis Başkanlığı'na yazdığı bir mektup ve göndermeyi Lozan Anlaşması'nın imzalanmasından sonraya bıraktığı "itiraznâme".

HİLAFET BİLDİRİSİ
Burada, bu belgelerden birinin günümüz Türkçesi'ne nakledilmiş şeklini veriyorum: 
Abdülmecid Efendi, sürgüne gönderilişinden tam bir hafta sonra, 11 Mart 1924'te İsviçre'de yayınladığı ve "Allah'ın Resûlü'nün Halifesi Abdülâziz Han oğlu Abdülmecid" diye imzaladığı bir bildiri ile İslâm dünyasının ileri gelenlerini hilâfet konferansına çağırıyor ve Türkiye'nin artık "lâdinî" olduğunu ilân ediyor...

İşte, Halife'nin büyük ümitlerle kaleme aldığı ama hiçbir netice getirmeyen bildirisi:
"Kutsal hilâfet müessesesini kaldırmış olmak iddiasında bulunan lâdinî Türk Cumhuriyeti'nin kararıyla azîz vatanımdan sürüldüm. İslâm âlemine, bu gurbet diyarında bu beyannamemle selâmlarımı gönderiyor ve hitâb ediyorum.
Türkiye Millet Meclisi'nin üyelerinin çoğunluğunun oyları ile alınmış olan ve kutsal hilâfet makamının aleyhinde bulunan bu dindışı karar, İslâm âleminin yüksek menfaatlerinin de aleyhindedir; üstelik bu Meclis'i seçmiş olan kahraman Türk Milleti'nin arzusuna da muhaliftir. İslâm şeriatını inkâr eden bu kararı tamamen reddedip yok saydığımı İslâm âlemine bildirmek, benim için katî ve gerekli bir vazife olmaktadır.

'RUHUM İFTİHAR EDİYOR'
İslâm âlemi, bundan birkaç sene önce hilâfet makamına seçilmemi bana bey'at ederek kabul ettiğini göstermişti. Lâdinî Türk Cumhuriyeti milletin gerçek hâkimiyetine tecavüz ederek itiraz hakkını ve müdahalede bulunmayı önlediği için bundan böyle bu hayatî mes'ele hakkında karar vermek görevi, artık sadece İslâm dünyasına düşmektedir.
Müslümanların, içerisinde bulunduğumuz durumun gerektirdiği kararları beraberce alabilmeleri için uygun bir zamanda ve münasip bir yerde büyük dinimiz için bir toplantıda biraraya gelmeleri gerekmektedir. İslâm dünyasının en yetkili isimleri ile reislerini, bu mübarek dâvâ uğrunda çalışmaya, gayrete ve tekliflerini bana göndermeye davet ediyorum.
İslâm dünyasında bugün mevcut olan birlik, ruhumun bir iftihar vesîlesidir. Bana karşı gösterilen sevgiye ve bağlılığa dayanarak, inayeti sonsuz olan Allah'a mukaddes dinimizi bu meselede muvaffak etmesi için yakarıyorum".
(...)


22 Ağustos 2013 Perşembe



CIVILDAK METİNLERİ
 
"AÇIKYOL SOHBETLERİ"


1

“FİRÂSET FUKARALIĞI BÂBINDA”

Gözden Geçirilmiş 85 Kısım Tekmili Birden


بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيمِ

1. Onca eyleme, onca feryâda, onca slogana, onca çabaya karşı hiçbir şey değişmiyorsa, İslâm âlemini kasıp kavuran zulüm fırtınası dinmiyorsa hâlâ, hattâ daha da kötüye doğru gidiyorsa, bir hatâ var ısrarla yapılan ortada!
2. En kolay yol, imtihan deyip bu zulüm fırtınasına, -tevbe hâşâ!- faturayı en kısa yoldan kesmek Allah'a, celle şânuhu!
3. “İmtihan” diye ancak biz Mü'min Muslimanlar olarak üzerimize düşen herşeyi yaptıktan sonra başımıza gelene denir!
4. O hâlde sormamız gerekmez mi kendimize: "Mü'min Muslimanlar olarak gerçekten de yaptık mı/yapıyor muyuz düşeni üzerimize?”
5. Bu, samîmîyetle ve ciddîyetle sorulması gereken ve de aynı samîmîyet ve ciddîyet içinde cevaplandırılması çok ama çok zor, cevaplandırılması başlı başına bir “imtihan” olan, ağır bir suâldir!
6. Öyle bir suâl ki sorulması elzem!
7. Cevaplandırılması daha da elzem!
8. Evet, Mü’min Musliman’ın bütün davranışlarında/tutumlarında/tavırlarında samîmîyet esastır, bunda kuşku yoktur! 
9. Ama ciddîyet de bir o kadar kaçınılmazdır!
10. Ciddîyet, "sağlam bilgi desteğine sahip olmak" demektir bu bağlamda!
11. Tek sağlam bilgi kaynağı da mubârek Kur'ân ve Sünnet-i Seniyye'dir!
12. “Ümmet yanlışta ittifak etmez!” deniyor ama, -ki elhakk doğrudur, hadîs-i şerîf'tir zira, bildiğim kadarıyla!- biz acaba doğru anlıyor muyuz o mubârek hadîsi?
13. Hadîste bahis konusu olan ümmet, mubârek Kur'ân'a ve Sünnet-i Seniyye'ye vukûfiyeti tam ve sağlam bir ümmettir! 
14. Bu biiiir!
15. Soralım şimdi kendimize, samîmîyetle ve ciddîyetle: "Öyle miyiz?"
16. (Cevâbını herkes kendi bulsun, kendi versin - kendi içinde, sessizce!)
17. “Ümmet yanlışta ittifak etmez!” demek, "Ümmetin içinden o yanlışı düzeltecek birileri mutlaka çıkar!" demektir, hikmet boyutunda
18. Bu da ikiiii!
19. Ve bir can yakıcı suâl daha: 
20. "Kim ya da kimler engelledi Mü'min Muslimanların mubârek Kur'ân'ı ve Sünnet-i Seniyye'yi anlayıp iyice içselleştirmelerini?"
21. Kâfirler mi?
22. Yoksa "Siz bunu anlayamazsınız, ezberleyin yeter!" diyenler mi?
23. Yoksa, mubârek Sünnet-i Seniyye'yi hikmetinden kopartıp/soyutlayıp, kuru kuruya salt bir taklîd hâline indirgeyenler mi?
24. Yoksa, ALLAH’ın, celle şânuhu, dîni İslâm'ın dinamik ve evrensel yapısının en belirgin sonucu olan yorum farklılıklarını, sözgelimi “mezheb”i başlı başına bir dîn hâline getirenler mi?
25. Yoksa, kendilerini, ancak katolik papalarında görülebilen birtakım uhrevî yetkilerle allayıp pullayanlar mı?
26. Yoksa, salt mânevî ve de bir hayli maddî menfaatleri için "masonik yapı"ya sahip örgütlenmeler kurup, izzetli Ümmet-i Muhammed'i şahrem şahrem bölenler mi?
27. Sayayım mı daha, yoksa "Pes!" mi?
28. Biliyorum, şimdi yarası olanlar ciddî anlamda gocunmaya başlayıp, saldırıya geçecekler bana, körü körüne!
29. Sözlerim üzerinde hiç düşünmeden, onları doğru anlamaya hiç çalışmadan!
30. Alışmamam gerekiyor aslında ama korkarım ki alıştım artık bu körü körüne “zombi saldırıları”na!
31. Ve artık hiç kızmıyorum, ya da -dürüstlük adına - giderek daha az kızıyorum onlara! :)
32. Kimse öğretmemiş ki onlara önce dinlemeyi, sonra anlamayı, sonra da sorgulamayı herşeyi mubârek Kur'ân'ın ve Sünnet-i Seniyye'nin berrâk aydınlığında!
 33. "Dinle!" diye emretmişler yalnızca, "ve sakın ola ki, asla ama asla sorgulamaya kalkma! BİZ ne diyorsak O doğrudur! Sen onu yap! Yapış eteğimize, katıl örgütümüze, gir Cennet'e! Daha ne istiyorsun!"
34. Hâlbuki ALLAH, celle şânuhu, sorgulamayı öğretip dolayısıyla da emrediyor mubârek Kur'ân'da!
35. Sorgulamanın sınırı yok, ama kuralları var elbette!
36. Bir: samîmî olunacak sorgularken!
37. İki: ciddî olunacak sorgularken!
38. Üç: Hakk ve Hakîkat'in kaynağına başvurulacak sorgularken! Yani, doğrudan doğruya Âlemlerin Rabbi olan ALLAH'a, celle şânuhu!
39. (İşte tam da burada, bir mubârek hadîs-i şerîf giriyor olanca azameti, hikmeti, derinliği ve yalınlığıyla devreye; meâlen şöyle: "ALLAH'la konuşmak isteyen Kur'ân okusun!"
40. Dört: gelen/alınan/bulunan cevap, kaynağı Hakk ve Hakîkat'in ta kendisi olduğu için, olduğu gibi kabûl edilecek, şekksiz-sübhesiz, kayıtsız-şartsız, pazarlıksız!
41. Beş: cevâbı bulmak konusunda acele edilmeyecek asla! Sabr kuşanılacak olanca anlam boyutuyla!
42. Sabr ki, özü itibâriyle "bir şeyi, ona bir sıkıntı/zorluk yaşatmak pahasına da olsa, belirlenmiş bir alanın/ortamın/hâlin içinde tutmak" demektir!
43. Altı: bütün bu şartlar yerine getirilmiş olmasına rağmen bir cevâbın bulunamaması hâlinde, o konun Mü’min bir Musliman için “aslî bir hayatî değer ve önem” taşımadığı anlaşılacaktır!
44. (Yâni, öyle bir suâlin cevâbı, sözgelimi, "Britannica"dan da bulunabilir icâbında!)
45. HA GAYRET!!!
46. VE DEVAM:
47. Mubârek Kur'ân öncelikle ve özellikle akla hitâb ettiği için, onun en sağlıklı ve en doğru beslenme kaynağıdır!
48. Mubârek Kur'ân'ı anlayarak okumak, aklı geliştirir, onun en sağlıklı ve en doğru şekilde çalışmasını sağlar!
49. Mubârek Kur'ân'la muntazaman beslenmeyen bir akıl, bir süre sonra dumûra uğrar: zayıflamaya, sağlıklı ve doğru çalışmamaya başlar!
50. Şeytânın en büyük numaralarından biri de zâfiyete düşen, sağlıklı ve doğru çalışmamaya başlayan aklı, bunun tam tersine, yâni esas şimdi sağlıklı ve doğru çalıştığına iknâ etmektir!
51. Ya "Dînî dogmalardan kurtuldun! Özgürsün artık!" der, kandırır onu; 
52. Ya da "sözümona takvâ" adına(!) terkettirir aklı!
53. Şeytânın beşerî hayattaki en korkunç maşası olan firavunlar, kendilerine kulluk/köleliği “ÖZGÜRLÜK” adı altında pazarlayıp satarlar!
54. Firavuna ve hempâlarına kul/köle olma zilletini, ÖZGÜRLÜKadı altında pazarlayıp satmayı, efendileri öğretmiştir firavunlara: şeytân!
55. Firavun düzeninin hâkim ya da faal olduğu her ortamda “ÖZGÜRLÜK” adı altında sunulanın aslında firavuna ve hempâlarına kulluk/kölelik olduğunu çoook iyi bilmelidir, öğrenmelidir Mü'min Musliman!
56.ÖZGÜRLÜK” adı altında, allanıp-pullanıp satılan “firavuna ve hempâlarına kul/köle olma zilleti”nden korunabilmek için de firâset sâhibi olmak zorundadır Mü'min Musliman!
57. Firâset ki "bir şeyi/durumu hızlı, doğru ve derinlemesine kavramak" demektir! HIZLI, DOĞRU ve DERİNLEMESİNE kavramak!
58. Tıpkı avcı kedigillerin kendilerinden çok daha büyük ve güçlü olan bir avı çeneleriyle yakalayışları gibi: HIZLI, DOĞRU ve DERİNLEMESİNE!
59. Avcı kedigiller avlarını hızlı, doğru ve derinlemesine yakalayınca çeneleriyle, boyun kemiğini kırıp yere devirir, hareketsiz bırakırlar onu! 
60. (Yâni: biz de firâset sâhibi olabilirsek eğer, aynı duruma düşürebiliriz, ya da daha doğru bir deyişle, ancak firâset sâhibi olduğumuz zaman, aynı duruma düşürebiliriz firavunu: boyun kemiğini kırıp yere devirir, hareketsiz bırakırız onu!)
61. Zaten firâset kavramının/teriminin kökü de avcı kedigillerin bu fıtrî avlanma yönetemine dayanmaktadır!
62. Rasûl-i Ekrem (asvs) buyuruyor ki: 
63. "MÜ'MİNİN FİRÂSETİNDEN SAKININ/KORUYUN KENDİNİZİ! ÇÜNKÜ O ALLAH'IN NÛRUYLA NAZAR EDER!"
64. Nazar etmek, "bir şeyin mâhiyetini kavrayabilmek niyeti ve gayretiyle ona bakışlarıyla odaklanmak" demektir!
65. ALLAH'ın, celle şânuhu, nûru ise hiç kuşku yok ki mubârek Kur'ân'dır!
66. O mubârek Kur’ân ki, insanları zifirî câhiliyye karanlıklarından, Hakk ve Hakîkat’ten yansıyan berrak aydınlığına çıkartmak için indirilmiştir!
67. Evet, mubârek Kur’ân ALLAH'ın, celle şânuhu, nûru, yani, "O'ndan, azze ve celle, yansıyan aydınlanma/aydınlatma kaynağı"dır!
68. Sonuç: Mü'min Musliman’da, olaylara/durumlara/kişilere mubârek Kur'ân'ın aydınlattığı bir zihinle bakmasından kaynaklanan bir kavrayış vardır ki, bu kavrayış HIZLI, DOĞRU ve DERİNLEMESİNEdir! 
69. O hâlde ey firavunlar ve hempâları, koruyun kendinizi o Mü'min Musliman’dan ki, onun HIZLI, DOĞRU ve DERİNLEMESİNE kavrayışından hiçbir şey kaçmaz! Bütün hilelerinizi, tuzaklarınızı görür, maskelerinizi, “kamuflajlarınızı” bir bakışta görür o!
70. Firâset sâhibi olan Mü'min Musliman’ı aldatamazsınız, koyun gibi güdemezsiniz, gönlünüzce sömürmek üzere köleleştiremezsiniz onu, en gizli, en usta yöntemlerle bile!
71. Ama şimdi soralım kendimize: 
72. “Ya firavunlar başarıya ulaşabiliyorsa tahakküm kurmak konusunda Mü'min Musliman’ların üzerinde? Ne anlama gelir bu?” 
73. El-Cevâb: “Besbelli ki firâset artık yok demektir Mü'min Muslimanlar’da!”
74. Olayları artık HIZLI, DOĞRU ve DERİNLEMESİNE kavramaktan âciz olan Mü'min Musliman, elbette ki mahkûm olacaktır firavunların tahakkümüne, zulmüne!
75. Çünkü o firavunlar derslerini çok iyi çalışmışlardır, çalışmaktadırlar ve çalışacaklardır da, her zaman!
76. Dersini hiç ama hiç çalışmayan biri varsa, o da Mü’min Musliman!
77. Firavunlar hep en ileri yöntemleri kullandılar, en gizli taktikleri ve stratejileri geliştirdiler ve bu sâyede başarıya ulaştılar, hep ulaşacaklar!
78. Çünkü, sakınıp korunmak zorunda oldukları firâseti Mü'min Musliman’ların ortada yoktu nicedir! Bomboştu meydân!
79. Çünkü, "mehcûr tutmuştu" Mü'min Musliman, mubârek Kur'ân'ı aklından, hayatından - hicret etmişti âdetâ, alabildiğine uzaklaşmıştı yâni, onun berrak aydınlığından! 
80. "Kaba Softa Zihniyeti" ha babam-de babam yalnızca kuru kuruya ezberlettirmişti onlara mubârek Kur’ân’ı, o İlâhî Kelâm'ı!
81. Dolayısıyla, onu geliştirip zirveye taşımak varken alabildiğine, hiçbir tesiri, hiçbir faydası olmamıştı mubârek Kur’ân’ın, o İlâhî Kelâm'ın, yegâne muhatâbı olan akla!
82. Hayatın, varoluşun olmazsa olmaz yegâne Hakk Rehberi, sıradan bir “Ritüel Tarifleri Kitabı”na indirgendi!
83. Ya da “mistik gay-guy bulanıklığı”na âlet edildi, “mistik gay-guycu tafyası” tarafından yıllarca, yüzyıllarca!
84. Durum özetle bu! 
85. Görebildiğim ve de anlayabildiğim kadarıyla!

20 Ağustos 2013 Salı

MÂ’Î

“bak!”
dedi;
baktım.
“gör!”
dedi;
gör
me
ye
çalıştım -
yardımına sığındım
GÖRDÜM!

gördükçe
göresim geldi;
baktıkça
bakasım.

önce bakmaya
sonra görmeye
alıştım.

“anladın mı?”
dedi;
“sâyende,”
dedim,
“anladım!”
sonra
suya
karıştım
a
k
t
ı
m
.
.
.




münib engin noyan
“abbas nurko şiirleri”

acıbadem, 23 şâbân 1434
DEVÂSÂ

-bir Arab atasözünden mülhem-

uysal bir devedir
ölüm
bakışları hülyâlı
ak
kimi kara
sessiz ve dalgın
bekler
hiç ilişmez göze
her evin kapısında
taşımak için
nihâî menzîline
her cânı
emir
vâkî
olunca


1 cemaziyelevvel 1434
AYNÎ

kaldırdı başını
baktı aynaya
o’nu gördü karşısında

sevindi kalbi
tebessüm etti

“âşık oldum” dedi,
“besbelli!”



a   k   t   ı   z   a   m   a   n


kaldırdı başını
baktı aynaya
kendi aksini gördü
bu defa
karşısında

sevindi kalbi
tebessüm etti

“o da bana âşık” dedi,
“besbelli!
ve
o da aynaya bakıyor
şu ânda
şimdi!”



a   k   t   ı   z   a   m   a   n




başını
kaldırdı
aynaya
baktı
bir daha
bir daha
bir
daha...
bak
göremedi
hiçbir
şey
sırtı sırlı
camdan
başka

“aşk” dedi
kendi
kendine
“kemâle erdi
şimdi!”

başını
önüne
eğdi

sükûna
erdi
kalbi


d     u     r     d     u     z      a     m     a     n
münib engin noyan
“abbas nurko şiirleri”

acıbadem, 24 cemâziyelevvel 1434

19 Ağustos 2013 Pazartesi

MERHÛM ÜSTÂD MUHAMMED ESED'DEN
BİR “KUDÜS VİZYONU”

Bundan kısa bir süre evvel, Uluslararası Kızılhaç’ta üst düzey bir görevli olan İsviçreli eski bir dostumla karşılaştım. Şehrin Müslüman kesiminden çok sayıda yaralı, hasta ve aç insana, pek de güven telkin etmeyen bir barış ortamına yeniden uyum sağlayabilmeleri için yardım etmek üzere gittiği Beyrut’tan henüz yeni dönmüştü. Üçümüz, o, hanımım ve ben, kahvelerimizi yudumlarken, arkadaşım bize Beyrut’taki son tecrübelerinden ve özellikle de ardı arkası kesilmeyen İsrail bombardımanının son ve korkunç günlerinden söz etti. Sonunda ise şu ilginç hâdiseyi anlattı:
“O son ateşkes kesinleştiğinde ve aralıksız devam eden top ateşinin kulakları sağır eden gümbürtüsü durduğunda, bir zamanlar Orta Amerika’da maruz kaldığım bir volkan patlaması ve onu takib eden depremin sonunda yaşadığım hissin aynına kapıldım: tekin olmayan bir sessizlik – ya da gereğinden uzun süren korkunç patlamalara alışmş olan kulaklara sessizlikmiş gibi gelen bir ortam!
Tamamen tahrîb olmuş, neredeyse altı üstüne gelmiş bir sokaktan geçiyordum… Sağımda solumda yıkılmış evlerden arta kalan moloz yığınları, büklüm büklüm olmuş demirler, paramparça eşyalar ve ne olduğu anlaşılamayan döküntü yığınları; ve hepsinin üzerini örten kalın bir tabaka hâlinde, mide bulandırıcı bir çürüme kokusu…
Birden yere çökmüş yaşlı bir kadın farkettim: yüzü sanki taş kesilmişti, öylesine hareketsiz oturuyordu. Bana baktı ama besbelli ki beni görmüyordu; bakışlarını, gözlerini kırpmaksızın ötelere dikmişti. Onun yaralı ya da hasta olduğuna hükmedip, bozuk ve yarım yamalak Arapçamla sordum:
‘Yardım edebilir miyim? Senin için bir şey yapabilir miyim?’
Yaşlı kadın gözlerini bana çevirdi ama soruma cevap vermedi. Başını sürekli sallayarak şöyle demeye başladı:
‘Onlar Kudüs için savaşıyorlardı… Onlar Kudüs için savaşıyorlardı!’ ”.

Sözünün burasında İsviçreli arkadaşım merakla bana yöneldi:
“Kudüs… Biliyorum, siz Müslümanlar için kutsal bir belde, ama… Biz Beyrut’taydık! Beyrut’ta Kudüs’ten söz etmenin âlemi ne? Bugüne kadar anlayabilmiş değilim doğrusu! Acaba o yaşlı kadın Filistinlileri kasdetmiş olabilir mi?  Elbette Beyrut halkının çoğu Müslümandı ama aralarında Hristiyanlar da vardı. Kudüs ise Müslümanlar için olduğu kadar biz Hristiyanlar için de kutsal bir belde. Belki de yaşlı kadın İsraillileri kasdediyordu: kendi nefretine ve kederine, yani onların kendi varlığına rağmen yaptıkları zulüm için bir bahane bulmaya çalışıyordu… Çünkü sarfettiği sözler sanki ağzından zorla dökülüyorlardı…”

Bu satırları yazışımın sebebi, arkadaşımın zihnî karışıklığını çözmek ve sorduğu soruya cevap vermek içindir.
Kendi adıma, besbelli ki bir Müslüman olan o yaşlı kadının sözleriyle Müslümanları, hem de kendileri için kutsal olan bir dâvâ uğruna savaşmakta olduklarını imâ ederek kasdettiğinden, hiç kuşkum yok! Ama o yaşlı kadın hiç farkında olmadan, içgüdüsel olarak tarihî bir hakîkati de dile getirmiş olabilir: Beyrut’un içinde ve çevresinde yapılan savaşın bir mânâda “Kudüs için savaşmak” olduğunu – ya da bunun, Kudüs’ü güç kullanarak ele geçirmenin meşrûlaştırılması olduğu kadar, Kudüs’e sahip olmanın da, en azından mânevî bir hak talebi olarak elinde bulundurabilmenin savaşı olduğu hakîkatini.


Kudüs’ün Mûsevîler/Yahûdîler, Hristiyanlar ve Müslümanlar için kutsal olduğu inkâr edilemez bir hakîkattir. Ancak her üç dinin mensûbları için bu şehri kutsal bilme gerekçelerinin arasında temelli farklar vardır.
Mûsevîler/Yahûdîler için Kudüs, öncellikle kavmî geçmişlerinin bir simgesi ve Hz. İbrâhîm (AS) soyundan geldikleri için “Allah’ın seçilmiş kavmi” olduklarına inanmış olmalarının ifâdesidir. Tarihî olarak Kudüs, İbrânîler’in Filistin’i milâddan önceki son bin yıl içinde fethedip kurdukları ve yaklaşık beşyüz yıl boyunca fırtınalı bir bağımsız ya da yarı-bağımsız varlık gösterdikten sonra, bundan yaklaşık ikibin yıl önce Romalı’lara teslîm etmek zorunda kaldıkları küçük krallığın başşehriydi. Bağımsız olarak varlıklarını sürdürebildikleri dönemin neredeyse tamamında, “atalarından intikâl etmiş miras” addettikleri bu şehri emniyet altına alma ve sınrlarını genişletme eğilimi sergileyen Mûsevîler/Yahûdîler, çevrelerindeki kabîle ve kavimlerle sürekli olarak savaşmışlardır; ve zafer kazandıkları her zaman da, Tevrât’ın bize bildirdiği üzere, yenilgiye uğrattıkları düşmanlarını, muntazaman ateş ve kılıçla, erkek, kadın ve çocuk ayırımı yapmaksızın ellerine düşen herkesi hatta düşmanlarının “sığır, koyun ve eşeklerini” dahi öldürüp yok etmişlerdir. Ve bütün bunları “Allah’ın seçilmiş kavmi” olmaları gerekçesine dayandırdıkları için de, giderek bütün insanlığın tarihine yalnızca Mûsevî/Yahûdî gözüyle bakma alışkanlığını edinmişlerdir: yani, bir başka deyişle, etraflarını saran dünyada olup biten herşeyi ve insansoyunun kendileri dışında kalan kesimini, yalnızca “seçilmiş kavim”in nasîbini engelleyen bir unsur kabûl ederek kendileriyle ilişkilendirmeyi öğrenmiş ve bu tutumlarını hep sürdüregelmişlerdir. Dolayısıyla Ahd-i Atîk’in/Tevrât’ın – bugünkü (muharref) şekliyle – anlattıkları, Mûsevîler/Yahûdîler için münhasıran Yahûdî kavminin tarihini temsîl eder. İşte bu bakış açısıdır ki onların Kudüs’e, İsrailoğulları’nın “doğuştan kazanılmış hakkı” şeklindeki tuhaf ve hiddete varacak kadar aşırı tutkulu bağlılıklarını açıklar: bir başka deyişle, Kudüs’e bağlılık Mûsevîler/Yahûdîler için yalnızca dînî bir bağlılık değil, daha ziyâde belirli ve ancak kendine has bir “tarih belleği”nin tezâhürü, dolayısıyla da bir kavmin veya halkın kendine, “kendine tapma” derecesine varan narsistik (özsevici) hayranlığının bir ifâdesidir.

Öte yandan Hristiyanlar için Kudüs, Kitâb-ı Mukaddes/İncîl bağlamındaki çağrışımının ötesinde, Hz. İsâ’nın (AS) tebliğinin doruk noktasına ulaştığı ve – Hristiyan doktrinine göre- çarmıha gerilip gömüldüğünün varsayıldığı yer olması hasebiyle, özgün bir dînî mânâ ve önem taşır. Bu yüzden Hristiyanlar da Kudüs’e bir mânâda tarih gözüyle bakarlar. Ancak bu “tarih belleği”nin Kudüs’le ilişkilendirdiği hâdiseler, ırkî ya da kavmî değil de kutsal-mânevî bir mânâ ve önem taşıdıklarından, Kudüs, Hristiyanlar için “atalarından intikâl etmiş bir miras” olmaktan ziyâde, hacc için ziyâret edilen ya da uzaktan tapınılan, “objektif” mânâda kutsal bir yerdir. Tabiî ki Hristiyanlar için her zaman uzaktan tapınılan bir yer olmamıştır Kudüs: milâdî onbirinci yüzyılın sonunda Avrupa’nın Hristiyanları ilk Haçlı Seferi için yola çıktıklarında, hedefleri Kudüs’ü  ve onu çevreleyen bütün “kutsal topraklar”ı, “dinsiz” ve/veya “kâfir” olarak gördükleri insanların (yani, öncelikle Müslümanların) elinden zorla almak ve onların üzerinde hâkimiyet kurmaktı. Neyse ki Haçlı Seferleri uzak bir geçmişte kalmıştır artık ve bugün hiçbir akl-ı selîm sahibi Hristiyan Kudüs’e siyâsî mânâda sahiplenmeyi ya da Kudüs’te hâkimiyet sahibi olmayı aklından geçirmez (!).

Peki ya Müslümanlar?

Müslümanların Kudüs’e yaklaşımlarının hem ideolojik hem de tarihî boyutu vardır. İdeolojik boyut, mubârek Kur’ân’a dayanmaktadır; tarihî boyut ise, İslâm’ın temel öğretilerinden olan, “insansoyunun dînî tecrübesindeki (yani, Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’tan, azze ve celle, gelen vahye muhatâb oluşundaki) süreklilik olgusu”ndan ve özellikle de Müslümanların imanları gereği saygı gösterdikleri bütün peygamberlerin çoğunun, tabiî odak noktası Kudüs olan Filistin’de yaşamış ve ölmüş olmaları hakîkatinden kaynaklanmaktadır.
Bütün bu unsurlar mubârek Kur’ân’ın onyedinci sûresinin (mubârek el-İsrâ’ Sûresi) ilk âyet-i kerimesinde apaçık dile getirilmiştir:

Bismillâhirrahmânirrahîm
سُبْحَانَ الَّذٖى اَسْرٰى بِعَبْدِهٖ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا
 الَّذٖى بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ

Subhândır O/zâtında asla hiçbir eksiklik, hiçbir zâfiyet yoktur, asla olmamıştır, asla olamaz O’nun ki, gece yolculuğuna çıkarttı kulunu geceleyin, Mescid-i  Harâm'dan Mescid-i Aqsâ'ya doğru!  O Mescid-i Aqsâ ki, bereketlendirdik çevresini onun! Gece yolculuğuna çıkarttık kulumuzu geceleyin, Mescid-i  Harâm'dan Mescid-i Aqsâ'ya doğru göstermek için ona âyetlerimizden! Şu kesin bir gerçek ki O, O es-Semî’ - Herşeyi Özüne Nüfuz Ederek, Nitelik Olarak Derinliğine, Nicelik Olarak Tüm Ayrıntı ve Cüzleriyle ve Bunun İçin Zaman, Mekân ve Âlete Muhtâc Olmaksızın İşiten’dir, el-Basîr - Herşeyi Özüne Nüfuz Ederek, Nitelik Olarak Derinliğine, Nicelik Olarak Tüm Ayrıntı ve Cüzleriyle ve Bunun İçin Zaman, Mekân ve Âlete Muhtâc Olmaksızın Gören’dir!

Hz. Peygamber’in (ASVS) Kudüs’e “Gece Yolculuğu” ve ardından semâya “yükselme”si (mi’râc) olarak bilinen bu sırlarla dolu tecrübesi, o’nun (ASVS) tarafından tebliğ edilen mesaj ile çoğunun adı Tevrât’ta geçen önceki peygamberler tarafından tebliğ edilen mesajlar arasındaki içsel bağı/ilişkiyi ortaya koymaktadır. “Uzak (lafzen: “en uzak”, el-aqsâ) Mâbed (lafzen: el-mescid)” besbelli ki Hz. Süleymân’ın (AS) mâbedidir – ya da daha doğru bir deyişle ifâde edecek olursak, o mâbedin bulunduğu mahaldir. Mûsevîler/Yahûdîler tarafından yalnızca çok başarılı ve şerefli bir kral olarak kabûl edilen Hz. Süleymân (AS), Müslümanlar tarafından, tıpkı babası Hz. Dâvûd (AS) gibi, Hz. İbrâhîm (AS) ile başlayıp Hz. İsâ (AS) ile sona eren ve Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, azze ve celle, vahyini taşıyıp tebliğ eden o uzun “İbrânî Peygamberler” zincirine mensûb olan bir peygamber olarak bilinir ve saygı görür. Ve mubârek Kur’ân’a göre, Hz. Süleymân’ın (AS) mâbedini inşa ettiği mahal ve çevresinde çok sayıda peygamber yaşadığı içindir ki, buraları, yukarıda zikredilen mubârek âyet-i kerimede “Allah tarafından mubârek kılınmış” ifâdesiyle tanımlanmaktadır. Bu aynı zamanda İslâmiyet’in başlangıcından beri Mûsevîler’in/Yahûdîler’in ve Hristiyanlar’ın “Jerusalem” adını verdikleri Kudüs’ün Arabça adının “el-beyt el-muqaddes”, yani “Kutsal Ev” ya da kısaca “el-quds”, yani “Kutsal Olan” olmasının ve Müslümanların bu şehre, Mekke ve Medîne’nin yanısıra, “üç kutsal şehir”den biri olarak saygı göstermelerinin gerekçesidir.
Bu yüzden Müslümanlar’ın Kudüs’e ve dolayısıyla bir bütün olarak Filistin topraklarına yaklaşımlarının “atalar”a dayandırılan bir sahiplenmeyle hiç alâkası yoktur.
Hiçbir Müslüman, mubârek Kur’ân’ın nâzil olduğu dönemde Araplar için adı “Uzak Mâbed” olan mâbedi inşa etmiş olan Hz. Süleymân’ın (AS) soyundan geldiğini iddia etmez. Ancak her Müslüman, Hz. Süleymân’ın (AS) bir peygamber olarak hâtırâsına büyük saygı duyar. Benzer şekilde, Hz. Peygamber’in (ASVS) kavminin de aralarında bulunduğu Arap kavimlerinin hemen hemen yarısı, Hz. Süleymân’ın (AS) da atası olan Hz. İbrâhîm’i (AS) kendi ataları olarak kabûl ettikleri hâlde, hiçbir Müslüman bu ırk ya da soy ilişkisine aslî/köklü bir değer atfetmez. Hz. İbrâhîm’i (AS) öncelikle kendi “ata”ları, bir başka deyişle kavimlerinin-ırklarının soy-atası olarak tâ’zîm eden/çok yücelten Mûsevîler’in/Yahûdîler’in aksine Müslümanlar için Hz. İbrâhîm’in (AS) hâtırâsı yalnızca dînî sebeblerden dolayı kutsaldır: evet, Hz. İbrâhîm (AS) kutsaldır, çünkü o Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, azze ve celle, en yüce peygamberlerinden biriydi; o (AS) mubârek Kur’ân’ın altıncı sûresinde (mubârek el-En’âm Sûresi) çok canlı bir şekilde anlatıldığı gibi, Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, azze ve celle, birliği ve benzersizliği konusunda hiçbir rehberliğe ihtiyâç duymaksızın, tamamen içsel bir aydınlanmaya, fıtrî bir derin kavrayışa erişmiş bir insandı: kalbi ve aklı kendisini O’na, azze ve celle, yönelttiği için, hedefine eren Hak ve Hakîkat Arayıcıları’nın prototipiydi.
İşte bundan dolayı, Hz. Peygamber’in (ASVS), tebliğinin ilk yıllarında Mekke’de, her namazında yüzünü Kudüs’e dönmüş olmasınının gerekçesini anlamak zor değildir.  Kudüs o’nun (ASVS) için, o’nun (ASVS) izinden giden ve o’ndan (ASVS) sonra gelen her Müslüman için de olduğu gibi, kutsal bir yerdi; ve yıllar sonra mubârek Kur’ân vahyi, Mekke’deki Kâbe’yi –ki mubârek Kur’ân’da “Mescid-i Harâm” olarak tanımlanır- mubârek Kur’ân’a tâbi olanların namazlarında yüzlerini dönecekleri yön olarak belirlemesinden sonra bile, Kudüs Müslümanlar için kutsal bir yer olma keyfiyetini sürdürdü.
Kudüs’ün kutsallığı bundan başka ayrıca mubârek Kur’ân tarafından Hz. Peygamber’in (ASVS) sırlarla dolu “Gece Yolculuğu”nun hedefi ve mi’râc mûcizesinin başlangıç noktası olması hasebiyle vurgulanır: çünkü – daha sonra Hz. Peygamber’in (ASVS) bizzât anlattığı gibi- o sırlarla dolu “Gece Yolculuğu”ndan sonra vardığı Kudüs’te, o sıralarda neredeyse bin yıl önce yerle bir edilmiş olan Hz. Süleymân’ın (AS) mâbedinin bulunduğu yerde, kendisinden evvel zuhûr etmiş olan bütün peygamberlerle birlikte, onlara imamlık etmek sûretiyle, namaz kılmıştır. Bu durum, hiç kuşku yok ki, Hz. Muhammed’e (ASVS) vahiy yoluyla ulaşmış olan mubârek Kur’ân mesajının “yeni” bir dîn olmayıp, Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, azze ve celle, insansoyuna vahyinin doruk noktası ve sonu olduğunun, sembolik bir anlatımla dile getirilimiş, en somut delîlidir.
Kudüs’e, milâdî yedinci yüzyılda Müslüman Araplar tarafından fethedildiğinde, şehrin Müslüman fâtihleri tarafından dînî önemine yaraşır bir saygı gösterilmiş olması, hiç kuşku yok ki, bundan dolayıdır. O sıralarda Kudüs’te Mûsevî/Yahûdî bir nüfus yoktu: son Mûsevîler/Yahûdîler yüzyıllarca evvel Romalılar tarafından şehirden sürülmüşlerdi. Şehrin Hristiyan sâkinlerinin hayatlarına, mallarına ve ibâdethânelerine ise Müslüman Araplar tarafından tam mânâsıyla koruma altına olma garantisi verildi; kısaca, aralarında hakîkî bir barış ve güvenlik antlaşması imzalandı. Buna bağlı olarak Kudüs’ün Müslümanlar tarafından fethinden sonra hiçbir kilise câmie çevrilmedi ve nerede bir câmi inşa edildiyse, Müslüman yönetim, yerli cemaatlerin haklarına tecâvüz etmeme konusunda azamî itinâyı gösterdi. Ve Kudüs’e yeni ve büyük bir câmi inşa edilmesine karar verildiğinde, binanın başka bir ibâdethâne tarafından işgâl edilmiş olan bir arsa üzerinde kurulmaması için gerekli bütün tedbirler alındı. Hz. Süleymân’ın (a.s.) mâbedi milâddan önce altıncı yüzyılda Bâbilliler tarafından yıkılmıştı; daha sonra, milâdî tarihin başlangıcında Roma imparatoru Büyük Herodus tarafından inşa edilen mâbed ise, yine milâdî yetmiş yılında Roma imparatoru Titus’un askerleri tarafından bir taş ve moloz yığını hâline getirilmişti. Ve böylece Büyük Câmi –ki o zamandan beri Kur’ânî olan el-Mescid el-Aqsâ adıyla bilinir- o boş ama kutsal saha üzerinde, mubârek el-İsrâ’ Sûresi’nin ilk âyet-i kerimesini, dolayısıyla da mubârek Kur’ân’ı insansoyuna ulaştıran o Son Peygamber’in (ASVS) öncesinde gelmiş olan bütün peygamberlerin azîz hâtırâlarına hürmeten inşa edilmişti.
Bunu takib eden yüzyıllar boyunca, Filistin’in Haçlılar ve Fransızlar (Franklar) tarafından işgâli altında geçen ve bir yüzyıldan daha kısa süren inkıta dönemi hariç, insansoyuna ulaşan vahyin sürekliliğini ortaya koyan Kur’ânî öğreti, Kutsal Topraklar’daki bütün sosyal hayatın temelini teşkîl ediyordu. Müslüman yönetimi altındaki Kudüs’ün kutsallığı, şehrin Tek Tanrılı üç dînin mensûblarına tamamen açık olmasında ifâde buluyordu. Bilumum mezheblere ait Hristiyan kiliseleri ve manastırları koruma altındaydı ve zamanla çok sayıda yenileri de inşa edildi. Bir süre sonra tekrar Kudüs’e geri dönen az sayıdaki Mûsevîler’in/Yahûdîler’in ise kendilerine ait bir mâbedleri yoktu. Çünkü onlar, inançları gereği, Hz. Süleymân’ın (a.s.) tahrîb edilmiş olan mâbedinin yeniden inşa edilip eski ihtişâmına kavuşturulabilmesinin ancak “zamanın sonu” geldiğinde zuhûr edecek olan Mesih’in eliyle olacağına inanıyorlardı. Fakat buna rağmen ibâdetlerini yerine getirdikleri kendilerine ait evleri vardı ve Ağlama Duvarı olarak bilinen, Müslümanlar tarafından hiç dokunulmadan, olduğu gibi bırakılmış olan Herodes Mâbedi’nin kalıntısı önünde duâ edebiliyorlardı. Ve yüzyıllar akıp geçtikçe her üç cemaatin mensûbları, hepsi için de kutsal olan el-Quds/Kudüs’ün eski sokaklarında serbestçe, birbirlerine karışmış vaziyette dolaşıyorlardı.

Ve sonra İsrail devleti kuruldu.
Ve 1967 savaşı sonucunda İsrailliler tedrîcen/adım adım/yavaş yavaş Kudüs’ün eski şehri üzerinde hâkimiyet kurmaya başladılar. Bu elbette ki, teorik/nazarî olarak “Kutsal Şehir”in kutsallığında herhangi bir değişiklik olduğuna delâlet etmez. Geçmiş yüzyıllarda olduğu gibi Hristiyan hacılar Kudüs’ü ve Hz. İsâ (AS) ve o’nun azîz hâtırâsıyla ilişkilendirdikleri kutsal yerleri akın akın ziyârete devam ettiler. Müslüman hacılar da mubârek Kur’ân’da adı geçen peygamberlerden çoğunu ve tabiî olarak Son Peygamber Hz. Muhammed’in (ASVS) derûnî, sırlarla dolu mi’râcından önce Kudüs’teki “Uzak Mâbed” ile olan çok sıkı bağlantısının hâfızalarında dipdiri yaşadığı yerleri/mekânları ziyâret etme imkânına –teorik/nazarî olarak!- sahiptiler. Ne var ki Müslümanlar pratikte/uygulamada, o günlerde olduğu gibi bugün de Filistin topraklarını ziyâret konusunda güvenli bir teşvik bulmazlar: çünkü Müslümanlar için Kudüs’in evrensel bir “Kutsal Şehir” olma niteliğini ısrarla korumasına rağmen, İsrail parlamentosu yıllar önce –bugün zorunlu olarak yeniden birleştirilen- Kudüs şehrinin hiçbir kısmının asla Müslüman Araplara iade edilmeyeceğini ve şehrin bir bütün olarak “ebediyyen İsrail devletinin ezelî ve ebedî başşehri olarak kalacağını” ilân etmiştir!  Bu ifâde, Kudüs’in Mûsevîler/Yahûdîler tarafından yalnızca kendilerine “atalarından intikâl etmiş bir miras” olarak algılandığı Ahd-i Atîk/Tevrât kaynaklı telâkkiye apaçık bir geri dönüş, dahası tarihin ve hikmetin insansoyuna en önemli derslerinden birini tamamen gözardı eden bir ihânettir! O ders ki bize beşerî ilişkilerde “asla” veya “ebedî” veya “ezelî” gibi kavramların olamayacağını, “ezelî ve ebedî”liğin yalnızca Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’a, azze ve celle, mahusu sıfatlar olduğunu öğretmiştir!
Bu kadîm şehrin taşıdığı “el-quds/Kudüs” yani “Kutsal Olan” mânâsındaki adı, onun “atalardan initkâl etmiş bir miras” ya da şu veya bu kavmin/ırkın/topluluğun “doğuştan kazanılmış bir hakkı” olamayacağını belirtir ve onu kesinlikle herhangi bir insan topluluğu tarafından “sahiplenilebilecek” bir gayr-i menkûl mülk gibi görmenin mümkün olamayacağına delâlet eder.
Kudüs ancak, ona, Bir Olan Allah’a, azze ve celle, kayıtsız şartsız imandan doğan bir tevâzu içinde yaklaşan ve özellikle mubârek Kur’ân’daki ifâdesiyle “O’nun bütün elçilerine/rasûllerine iman eden; O’nun elçilerinin/rasûllerinin hiçbiri arasında ayırım yapmayan” herkese aittir.
Kudüs dînî önemi ve değeri açısından evrensel olduğuna, dolayısıyla da herhangi bir kavmin/ırkın/topluluğun “atalarından intikâl etmiş mirası” olarak kabûl edilemeyeceğine göre, bu şehrin siyâsî kaderi hakkındaki bütün kararların, bu şehrin içinde, yani münhasıran bir İsrail parlamentosu tarafından değil de, bambaşka ve çok daha geniş bir zeminde alınması daha doğru olmaz mı?

Besbelli ki Beyrut’un harabeleri arasında oturan yaşlı kadının dudaklarından dökülüp İsviçreli arkadaşımın kulağına ulaşan o sözler, bir “Kudüs Vizyonu”nu dile getiriyorlardı:

Onlar Kudüs için savaşıyorlardı… Onlar Kudüs için savaşıyorlardı!”

İzleyiciler